NE VAR NE YOK

19.1.14

UYAN ARTIK GÜZEL İNSAN...GÜLÜMSEMENİ YARIM BIRAKMA....




nejat işler

Gülüşünde acıyı  da, isyanı da gizleyen adam,
O bizim neslin kimi zaman isyanı, kimi zaman yarım kalan hayalleri, kimi zaman inatçı asiliği olarak kazındı gönüllerimize....
Yumurta’da gözlerini yere indirerek duran adam da, bar’da şiddetiyle yüreğimize nefreti sokan adam da aynıydı...ilk şehnaz tango ile tanıdım...genç zamanlarımıza düşen genç gülüşü ile ekrana çok yakışmıştı yüzü... sonra gülbeyaz’ın mavi gözlerinde kaybolan aşkı oldu...aliye’yi seyretmedim...arada bir televizyon sayfalarında rastladığım fotoğraflarda bir şey eksikti...herkes çok beğeniyordu ama yok o dizi bence o’nun değildi...ama çok beğenildi...genç kızların kalbine taht kurdu...
Mustafa hakkında herşey’de fikret kuşkan ile karşılıklı oyunlarının büyüsü hala aklımda, ardından anlat istanbul’da göründü...yaşamın kıyısında’na bir kıyıdan pencere camından bir sahne ile aklımda kaldı...sonra ali oldu 11’e 10 kala’da, gündelik çıkarlarının peşine düşen silik bir kapıcı resmi çizdi...kaybetmeyi seçmişlerin sesi oldu sonra...bir ah dedi hepimiz içimizdeki ahları sıraladık...siyah beyaz bir barda kavga eden adamı değil hayat kurtaran bir adamı soktu sinema hafızamıza...sonra çınar ağacında kısacık bir göründü..
Bıçak sırtında güzel adamlar buluşmasıydı...fikret kuşkan, mehmet günsur ile birarada beyaz camda devleştiler..
barda filminde oyunculuklarına doyamadığım erdal beşikçioğlu ile karşı karşıya oynadığı behzat ç. ile girdi yeniden belleklerimize...nefret, şiddet, kin hangi kötü duygu varsa neredeyse hepsini bir anda ercüment çözer olarak karşımıza çıkarıverdi...ardından bir dizi ile yeniden bir barın arkasına geçti...intikam ama devam edemedi...
Belki sağlığı, belki de o rolün ona göre biçilmemiş olmasıydı..tüm bu rollerle beyazperdede ve renkli camda kimi zaman gülümserken, kimi zaman gözlerini yere indirirken , kimi zaman da en nefret ettiğimiz kahkahalarını atarken gerçek hayatta isyan etmeyi seçti...
Dayatmalara, oyuncuların girdiği o sahte dünyaya, kimi zaman hayata, çoğu zaman yalana,
Aşkı bence hiç oynamadı...bir kadını sevdi, belki de bir çok kadını ama bence hiç aşık rolü yapmadı...sevdiyse gerçekten sevdi...
Hepimiz önce ağaçlar için , sonra ölen çocuklarımız için ağlarken o diğer bazıları gibi parasız kalırım, işsiz kalırım deyip yerinde durmadı...gezi’de de direndi...isyan eden gözlerindeki gülümsesi ise hiç bitmedi...
Sonra hasta dediler, alkolle sorunu var dediler...birileri hemen karalamak için sırada bekliyordu...
Evet hastaydı, evet alkolle arası iyiydi...ama unutmayın o sizin gibi hiç yalana başvurmadı...
Avmlerde magazine oynayan dublajlı oyunculara inat sokakta hayata oynadı...
Bugün komada dedikleri andan itibaren tek düşündüğüm şey adam gibi adam, rolünün hakkını veren bir oyuncu oluşuydu...artık hızla nesli tükenen bir kuşaktan geliyordu...tıpkı çevremdekiler gibi, tıpkı benim gibi bazı şeyleri kabul edemiyor ruhuna sığdıramıyordu...ruhunu acıtırken bu koca dünya düzeni bedenini  de ihmal etti...belki bizler onun kadar cesur değiliz...kanayan yaralarımıza, ağzımıza kadar gelen çığlıklarımıza rağmen susmayı, bazen de küçük beyaz yalanlarla konuşmayı seçiyoruz...
Belki de hepimiz aslında kaybedenler kulübü’ ndeyiz...kime göre neye göre sadece bunu bilemedik...
Şimdi durduk yere, hele bazı kötülükler hala can acıtırken böylesi  yürekli bir adamın orada hasta olduğunu bilmek üzüyor bizleri...hepimiz  kendimizce yakarıyoruz iyileşmesi için, diliyoruz ki bir an evvel gözlerini hayata katsın, diliyoruz ki o gülümsemesini eksik etmesin, diliyoruz ki sevdiklerinin yanından gitmesin...
Eğer yeniden o isyankar gülümsemesiyle hayata karışırsa isterse bir daha hiç yansıtmasın yüzünü beyaz perdeye ve renkli cama ne yazar yeter ki daha biraz daha yaşasın...hem de kafasına göre, hem de isyan ede ede...
Bizde ona uzaktan bakıp  bizim gençliğimizi, unutttuğumuz direnişlerimizi ve doya doya gerçek gülümsemeyi hatırlayıp umutlanalım....

Bir an evel iyileş asi adam...henüz filmin ortasındayız....

13.1.14


KADININ ADI HALA YOK....
ÇOCUĞUN ADI KADER

Kadın çocuk, çocuk kadın...artık hiçbirinin önemi yok...
Ölü kadın ya da ölü çocuk olması da önce içimizi acıtacak, sonra biraz gözyaşı bırakacak, sonra isyan ettirecek, sonra yazılara, filmlere, romanlara konu olacak...sonra tümü gibi unutulacak...onun bedeni toprağa karıştıkça biz hayata karışacağız ve hayat bizi bir başka benzeri ile karşılaştırıncaya kadar susacağız...

Kimimiz önce topuklu ayakkabılarının çamurunu temizleyeck önce masasına oturup bilgisayarı başında bir iç geçirecek bu habere...
Kimimiz sabah kahvaltı hazırlıklarında televizyonda yüzüne çarpan görüntüsüne önce bir hayıflanacak sonra yumurtayı fazla pişirdiği için kendisine kızacak...
İsyan eden cümlelerini bir bir sıralayacak biriniz twitterda sonra yayın yönetmenine kızarak avm önünde ünlü beklemeye gidecek...
Sabah duşunu alırken onun yerinde olmadığı için mutlu olacak yeni meşhur olan bir şarkıcı adayı, aynı topraklardan gelmesini hatırlayacak sonra kendi değişen yaşamını düşünüp bir oh çekecek...
Sınıfa giren öğretmen daha önce aynı kaderi paylaşan bir öğrencisini hatırlayacak gözleri dolarak, sonra elini yeni belirmeye başlayan karnında gezdirip kendince bir dua mırıldanacak...
En hüzünlü türküsünü bugün söylediğini düşünecek radyo sanatçısı sabah gazetede gördüğü bu haberle titreşecek sesi, sabah radyoda türkü dinlemeyi  seven yaşlı kadın haberleri bilmese de türkücünün sesindeki ölüm haberini alacak kendi kaderine yanacak...
Sonra bir kadın evdeki tüm tozları almaya çalışırken birden hatırlayack kaderi, belki de kaderini...
Sobaya odun koyan ellerinin ne kadar çatlamış olduğunu gören bir başka çocuk gelin isyanı bile unutmuş bir çığlıkla acıyacak haline...
Bir babanne torunlarına bel ağrılarından yakınırken televizyonun dibine düşmüş genç kızın ona çay getirmesini söylecek...
Kahve servisi yaparken birden elindeki tepsidekilerin hepsini dökecek bir genç garson kız, ona bakan ve belli ki acelesi olan saçlarının fönünden hala kurutma makinesi kokusu gelen genç kadın sinirle manikürlü tırnaklarını yiyecek...
Facebookda paylaşacak birileri bu haberi, birileri yorum yapacak...
Bir kadın politikacı bir otogalerinin açılışında bu konuya değinmek isteyen gazeteci kızı azarlayacak, yeri değil burası değil diye...
Hemşire iğnesinin acıttığını bilmeden daha da bastıracak damarlarına hastanın, uzaktan akrabasının kızının ölüm haberini televizyondan  almışlığına içerleyecek...
Hastane yatağında serumlarla yatan kadın inleyecek, ben burada acı çekerken gencecik bedenler toprak oluyor diye...
Kadın yemeğin tuzunu biraz fazla kaçıracak o gün.
Kuaför bir daha çocuk gelin başı yapmayacağım diye yeminler ederken, ilk duruşmasına giden avukat kadın yakasını düzeltecek karşısına çıkacak kadın hakime ait söylenenleri bir bir hatırlayacak ve ilk olacak duruşmasında kavga eden iki komşudan birinin avukatı olmak yerine tecavüze uğrayan kızları savunarak bu ölümlerin  intikamını almak isteyecek...
Lise öğrencisi kız bugün yapılacak sınavdaki tüm sorulara ezbere bildiğini düşünerek pencereden dışarı bakacak...
Bir kuş uçacak uçacak uçacak...
Ve biz yine bugün ölen o 14 yaşındaki kızı başına gelenleri unutup güne karışacağız...

11,5 yaşındaki kızı yatağına alabilecek kadar yüreksiz adamı düşün
Haydi O da gençti diyelim...
12 yaşında çocuk doğurmasına müsade eden aile kurumuna ne demeli...
Kemik yaşı daha büyükmüş...
13ünde bir çocuk daha veren hayata isyan eden bedeni
14ünde tek kurşunla artık ölü
İntihar ya da cinayet...
Fark eder mi savcı bu saatten sonra bu soruyu sorsa...
Cinayet olsa değişecek mi kaderi kaderin...
İntihar deseler koruyacaklar mı çocuk kadınların anneleri kızlarını...

İsyan etmek yetmiyor elbet
Bu memleket kız çocuğunu bu zihniyetle büyüttüğü sürece bu ne ilk ne son haber olacak...
İki satır yazı öğretmekle de olmuyor bunun eğitimi, kadının adı yoksa hala bu toplumda....ve kader hala bir kız çocuk ismiyse yüze vuran bir tokat gibi...kız çocuklarımıza mavi, umut, yeşil, güneş, yaz, hayat diyemeyecek kadar kaderimize terk edilmişsek, bir kış günü toprağa karışan Kader’in kaderini aslında bizim çaresizliğimiz taa başından beri biliyormuş....

Belki bir gün saçlarımdaki tüm saçlar bembeyaz olduğunda bu yazıyı okuduğumda bütün bu yaşananlar gerçekten geçmişte kalır umudunu taşıyacak kadar umut bırakmayan memleket gerçeğine buradan selam olsun...     


KADER aslında hepimizin....


25.10.12

ISTANBUL KOKUYORUM





Yağmurla karışık bir şehir gezintisi...

Bir bebeğin uykusuna karışıyor cümlelerim. Onun düşlerinde benim gürültücü klavye sesim. Yazmak mı, yazamamak mı? Günlerce beynimde dolaşanların duvara yansıması. Bir gölge oyunu var gördüklerim arasında. Parmaklara geçirilen kuklalar eşliğinde, yeniden çocuk olmayı denerken, en son uçakta güzel bir cümle kurmuştum. Şimdi ise unuttum.
Karşımda sarı renkli bir duvar, yazdan kalan güneşin son demi ile ensem ısınmış. O yukarıda uyuyor. Nihayet...

Yağmur kokan bir sabahtı anımsadığım. Gittikçe benden uzaklaşan şehrimde güze merhaba demenin en yalın sesi. Yağmur yağıyor, seller akıyor...
Taze toprak kokusunu getirmişti gökten inen damlalar. Daha sabah şehri çalkalamadan yollara düşmüştük. Şipşak fotoğraflar gibi yapılan kısa şehir turları ile bebeğin beslenme saatleri arasına sıkışmıştım. Sıkışmıştık ama bu yetişme telaşında gözüme her şey daha bir güzel geliyordu.
Güzel bir Eylül sabahı. Yağmur kokan kentin en ihtişamlı meydanlarından birinde göğe dikmiştim başımı. Yüzüme düşen yağmur damlaları şimdi arkamda kaldı.
Yıllar öncesinden hatırladığım curcunanın yerini bir sessizlik almıştı. Doğru yerde ve doğru zamanda olup olmadığımı anlamak için kendimi dürttüm. Daha okullar açılmadan hafta içi bir gün koskoca meydanda bu boşluk. Yoksa burası Eminönü değil miydi?
Issızlıkta, hayali sesler ve hayali itişmelerle yürüyordum sanki. Adımlarım, ayaklarım, ellerim. Bir şeylerin eksildiğini düşündüm. Öğrencilik yıllarında kalabalıkta yalnız kalmak için sık sık uğradığım sokaklarda sade bir sessizlik. Üçe beşe yapılan pazarlıklar bitmiş, yol üstü tezgahları başka yerlerde açılmış. O kalabalık meydan ve curcuna semti başka bir görüntü ile karşıladı beni. Yakında balık ekmek keyfini de bitireceklermiş.
Şimdi yağmurun kokusu daha keskin. Deniz kokusu da yanında. Birazdan oltalara takılacak ilk balıklar ve küçük sandallarda öğle telaşı başlayacak. Şaşkınlık ve ıssızlıktaki hayali kalabalıkla Sultan Ahmet’e gitmek üzere hafif metroya biniyorum. Her şey şaşırtıcı. Akın akın akan kalabalıklar beklerken koyu ıssızlıklar var çevrede. Şehir boş.
Oysa en güzel zamanı yılın. Eylül’ün ilk günleri. Yaz güneşi ve güz yağmurunun gizli flörtü. Sokaklardan taşmak lazım. Sokaklara karışmak lazım.
Kokuların peşinden gidip özlenen şehre merhaba demenin rotasını çizmeli. Yağmur yol gösterici. Koskoca turistlik meydanda taze kesilmiş çimen kokusu. Yağmurun değdiği yeşilliklerin parıltısı gözlerimi alıyor. Sonra sıra sıra dizilmiş turist otobüslerinin egzoz kokusu, rahatsız edici ama katlanılabilir. Buram buram acıktıran simit kokusu, yanına bir demli çayın eşlik etmesi beklenir.
Bekleyen var, dönmek zamanı. Geride bıraktıklarını sokak aralarından kıvrıla kıvrıla denize kavuşurken anımsa. Unuttuğun taş sokaklardan nem kokusu boyunca denize ulaş. Karşına Galata Kulesi çıkınca dur. Her yer boş. Sokak satıcıları gizlenmiş. Köşede boyacılar ve her zaman kokusu seni çeken o kapalı baharat çarşısı...
Önce yeni çekilmiş kahve kokusu ile başlamalı, ardından birbirine karışmış baharat kokuları ile yağmurun kalabalıklaştırdığı Mısır Çarşısında bir tur yapmalı. Bir yabancının gözlerini ödünç aldım. Hatırlamak adına, şaşırmak adına tüm renkleri ve kokuları kızıma götürmek üzere bir masal içinde saklıyorum.
Yeniden meydandayım, yağmur artık ıslatmıyor. Kuşlar ve ben. Göğe ellerimi açıp kendi etrafımda dönmek istiyorum. İlk kez böylesi boş, böylesi koşulası bu meydan. Bir balık ızgaraya düşüyor, gelip geçen otobüsler sabaha oranla daha kalabalıklaşmış, yer altındaki pazardan döner kokusu geliyor. Tanımadığım bir yanık sesli şarkıcı eşlik ediyor yer altı işportacılarının pazarlıklarına.
Galata Kulesi karşımda hala. Tıpkı Kız Kulesi gibi Galata Kulesi’ni de her daim görebileceğim meydanları seviyorum...
Yağmur diniyor.
Şimdiye bir bebek ağlaması karışıyor, yeni uyanmış.
Orada bir çocuk elindeki simidin susamlarını atıyor martılara.
Çay demlemeli.
Güz geldi. Eylül bitmeden o kokuyu bir daha hissetmeli.
Kabuk değiştiren bir meydandan eskisi ve yenisi ile hatıralarıma karışan yüzler, sesler ve kokular kaldı. Avuç içlerimde bir küçük ayna, baktıkça bir martı havalanıyor benim şehrimden...


SunA.K.

17.09.2004      

BAYRAM KARTLARI


Karamelli Şekerli Tebrik Kartları

Sabah pencereden giren temiz havanın peşinden gitmeliydi, biraz yürümeli sonra en yakın marketten sabah raflara yerleştirilmiş sebze ve meyvelerden almalıydı. Kışa gözkırpan güneşte, sabah ıssızı sokaktan geçip insan içine karışmanın zamanıydı.
Artık tanıdık yüzler haline gelen market çalışanlarına kocaman gülümsemelerle giden merhabalar sonrası bir sepet dolusu kış kokan yaz yüzlü meyvelerden almıştı. Portakalların, limonların ve mandalinaların turuncu ve sarıları sabaha doğan güneşin ilk ışıkları gibi yüzüne doluyordu. Marketin noel süsleri ve yeni yıl hazırlıklı rafları arasında bir sepet güneşle dolaşırken tanıdık bir sesin kendi adını seslendiğini işitti. Arkasına döndüğünde pamuk saçlı komşusunu gördü. Yeni evlerine taşındığından beri bu market yolundaki tek selamlaştığı insan pamuk teyze. Evlerinin bulunduğu siteden çıkınca soldaki eski evde oturan ve ilk zamanlar baş selamlaşmaları ile merhaba dediği Colette. İlk başlarda onun markete gidiş saatlerinde evinin önündeki posta kutusundan mektuplarını alan beyaz saçlı yabancı, sonrasında yavaş yavaş sohbete koyulunan komşu kadın.
Biri otuzlarında, diğeri altmışlarını devirmiş iki kadın, ellerinde sepetlerde güneş gibi parlayan kış meyveleri beraberce noel süsleri arasından geçip kasaya yürüyorlar. Artık ilerlemiş ayaküstü sohbetlerin keyfini paylaşmanın mutluluğu ile ödemelerini yapıp beraber ayrılıyorlar marketten. Güneş bu sefer enselerinde sıcak izler bırakırken dönüş yolları aynı. En çok da yaklaşan yeni yıldan konuşuyorlar, yeni umutlarla dolu dolu. Ayrı yaşların apayrı umutları ile…
Sonra Colette bende bir kahve içelim diyor, artık merhabaları aşmış tanışıklıklarını kutlamak adına. Genç kadın kararsız bu ani teklifin karşısında, zamanla yarışı yok ve bir güler yüz buldu ya evet diyor sonra. Birlikte Colette’in evinin kapısının önüne geliyorlar. Colette elindeki plastik torbaları yere bırakıp önce kapıyı açıyor, sonra posta kutusunun içindekileri eline alıp konuğunu evine davet ediyor. Küçük bir bahçeden geçip bilindik eski Provence evlerinden olan Colette’in sığınağına giriyorlar beraberce. Ayaküstü konuşmalardan tanıdık birşeyler var bu evde. Kızı ve oğlu Paris’te yaşıyor. Kızı müzmim bekar ve bir klinikte çalışıyor. Mühendis oğlundan ve torunundan bahsederken kızının neden evlenmediğini hatırlatıyor her seferinde. Bu yeni gençleri anlamak mümkün değil derken yüzü sevimli bir kızgınlıkla doluveriyor. Eşini iki yıl önce kaybetmiş. Özlemekten öte bir şeyler var içimde derken gözleri hep nemli…
Diğer kadının anlattıkları ile hikayeler paylaşılıyor ocakta dumanı tüten kahvenin eşliğinde. Yenilikleri kabullenmem biraz zor diyor sık sık ,zaten kahveyi de biraz bilinmedik bir usulle yapıyor. Ocağın bir tarafında süt ısıtırken, diğer tarafta aynı bizim usul kahve pişirir gibi ama bir farkla cezve değil orta boy saplı bir tencerede kahve ve suyu kaynatıyor. Belki de bu yüzden kahve kokusu evin içindeki diğer eskiyi hatırlatan kokularla beraber karışıp çarpıyor genç kadının yüzüne.
Az önce posta kutusundan aldığı zarfları açmaya başlıyor Colette, evine davet ettiği genç kadının varlığını unutarak. Zaten genç kadın da mutfağın ortasındaki tahta masayı çevreleyen büyük sandalyelerden birinde geçmişe dalmış.
Çam ağaçlı bir kartı elinde tutarak ağlıyor ve şaşkın misafirinin farkına vardığında hemen anlatmaya başlıyor. Huzurevinde kalan büyük teyzesinden gelen bir kartmış, daha doğrusu onun oradaki hemşirelere yazdırdığı bir Noel kartı. Doksan yaşında yeğeninden başka yakını olmayan bu tarih kadına daha annesinin öldüğünü bile söyleyememiş. Bu yüzden teyzesi yıllar önce ölen kardeşine mektuplar kartlar atar dururmuş. Tabiki annesinin yerine hepsine cevap yazan Colette miş.
-Neden bilmiyorum anneme o kadar bağlı ki ona asla öldüğünü söyleyemedim, sadece yürüyemediğini ve evden çıkamadığı için onu görmeye gelemediğini anlattım yıllarca. Anneme hiç benzemeyen el yazılarımla yıllarca bu yalanı sürdürdüm, O da büyük bir ihtimalle bütün bunları bilerek bu yalana ortak oldu ve ölmüş kardeşine en içten mektuplarını yazdı, diye anlattı teyzesini.
Sonrada ondan gelen, huzurevindeki bir hemşirenin kaleminden çıkmış kartı genç kadına gösterdi. Belki bu son Noel’im olur diye biten kartta yaşamın tüm gözyaşları ve sevinçleri yanyana duruyordu. Colette’in gözyaşları ile de öylesine ıslanmıştı ki mutluluklar ve hüzünler gibi içiçe geçmiş mavi bir mürekkep lekesine dönüştü yazılar. Colette misafirine kahvesini verip masadaki kavanozda duran karamelli şekerlerden ikram ettikten sonra ağlamaktan kızaran suratını toparlayabilmek için lavaboya gitti.
Genç kadın bir mutfak dolusu kahve kokusu ve çam ağaçlı kartın ıslanmış yazıları ile kalakaldı masabaşında, ağzında kavanozdan aldığı karamelli şekerle…
Sonra eski bir öyküyü anımsadı kendi çocukluğundan kalan. Böylesi nice başkaları adına yazılan tebrik kartındaki kendi yazılarını hatırladı. Ta ilkokul çağlarında mahallerindeki yaşlı teyzelerin uzak akrabalarına bayram, yılbaşı kartı yazan bir çocuk yüzü belirdi masada duran kartın üzerinde. Çocukluk hatıralarında yüzü unutulmuş pamuk saçlı bir komşu teyze açtı kapıyı. Çocukluk mahallesindeki iki katlı evinde yıllardır yapayalnız yaşayan tombul pembe yanaklı, pamuk saçlı teyzenin akrabalarına yazdığı kartlar geldi bir bir gözünün önüne. İsmi bile hatırlanamayan pamuk teyzenin kiracıları tarafından alınmış çiçek resimli kartlara inci gibi yazıyla yazılmaya çalışılan sözcükler sıralandı kendine ait olmayan…
Yıllar yıllar önce aşkı uğruna kendi şehirlerine gelin gelmiş yalnız kadının bir daha kendi şehrine gitmeyişinin hüzünlü öyküsü. İlk zamanlarda bu istenmeyen evlilik yüzünden ailesi tarafından dışlanan kadın, iki saatlik komşu şehre bir daha hiç gitmemişti. Eşi ölünceye kadarda herşeye tercih ettiği iki kişilik aşkını doyasıya yaşamıştı. Hiç çocuğu yoktu. Eşinden kalan maaş ve evinin kirası ile yaşar giderdi. Arada bir akrabaları olduğu söylenen insanlar ziyaretine gelirdi. Ama her bayram boş olurdu evi, mahalle çocuklarının kapı çalmaları dışında kapısını çalan olmazdı. Genç kadın, neredeyse yazı yazmayı öğrendiğinden o mahalleyi terk edene kadar her bayram ve her yeni yıl öncesinde bu pamuk saçlı komşunun tebrik kartlarını yazmıştı, çiçek desenli…
Bir önceki bayramdan gelen cevap kartları ile sevinci çoğalan komşu teyze canlarım, çocuklarım, yeğenlerim diye başlasın isterdi tüm kartları. Okumayı bozulan gözlerinden başaramayan ve yazı yazmayı bilmeyen yaşlı kadın ne söylerse onu yazardı küçük kız. Kadının akrabaları onun tanıdığı olur, cevap yazmamış olanlara küserdi. Özene özene saatlerce tanımadığı insanlara kartlar yazardı, sonrada beyaz zarflara adlarını yazıp pamuk saçlı teyzenin iyi dilekleri ile postalardı onları kendi mektupları gibi. Arada bir uzun uzun mektup yazdığı da olurdu ama en çok kart yazmayı severdi, en çok da gül resmi ile dolu çiçek desenli kartları, bir de bayramın ilk günü elini öpmeye gittiği bu yalnız kadının şeffaf ambalajlarındaki karamelli şekerlerini...
Colette yanına geldiğinde masanın üstündeki çiçek desenli kartların hepsini topladı genç kadın. Fincanına koyan ikinci kahveyi sütle karıştırdı ve çocukça gülümsemeyle ağzındaki karamelli şekeri dişleri ile kıra kıra küçülttü, tıpkı çocukluğundaki gibi…

SunA.K.
Grasse-14.12.2003
                                

Bayram Şekeri




“Özledikçe özlemleri artar içimin,
bir demet papatya ile geldim.
Avuçlarımda akide şekerlerini gizledim.”

Bazı günlere kısa cümleler, bazı günlere uzun cümleler düşer. Unuttuğumuz kelimeler canlanıverir; hafızamızın derinliklerinden bir çocuğun kocaman sevinci olarak geri gelirler.
Aslında akşam her şehirde aynı yıldızlarla başlar, der öykünün bir yerinde kadın.
Belki henüz öykü bile yoktur ortada.
Gözümde canlanan bir bayram telaşı var. Bu olsa olsa bir masal olurdu.
Bir varmış, bir yokmuş,
ya da evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,
ülkenin bir yerinde bayramlar varmış. Bayramca yaşanan.
Şimdi kaldı mı?
Bugün bayram, erken kalkın çocuklar…
Bu şarkıyı mırıldanan çocuk, yaşımla beraber benden uzaklaştı. Hem benim yaşım, hem de zamane çocuğu unutmuş bayramları.
Evde bir tatil havası. El öpülecek büyükler, bahşiş verilecek küçükler de yok.
Şimdi eski günleri hatırlamalı, şimdinin bebeğine güzel anılar bırakmalı.

Benim gibi tek çocukların bayram kalabalığı azdır.
Kocaman ahşap evimizin duvarlarında hep kendi sesim; kuzenlerimin gelmesini iple çekerdim…
Mutluluğum dayım ve ailesinin gelişi ile ikiye katlanırdı. Ellerim, benden küçük kuzenlerimin avuç içlerinde, evin her yerini arşınlardık. Meğer onlar olmadan önce geçen bayramlarım ne kadar sessizmiş diye düşünürdüm…
Hayatım boyunca sessiz ama mutlu bayramlar geçirdim.
Çocukluğumda, her bayram karnaval olurdu, kağıttan rüzğar gülünün renkli kanatlarında.
Halka şekerlerle, macuncuların renk renk macunları geçerdi hayallerimizden…
Kenarları bembeyaz dantelli soket çoraplarımız ve ütülü mendillerimizle, oğlan çocuklarının traşlı kafalarına gülerek bakardık, saçlarımızı savura savura …
Olmazsa olmaz kurdelalarımız kıyafetimizin renginde, el öpme turlarına başlardık komşu kapılardan…
Sabahın horoz sesine karışan aile kahvaltilarının ardından, topluca bayramlaşılan mutfağımızda, dedemin elini ilk ben öpeceğim diye yarışa girerdim büyüklerimle. Dedemin yeni traş olmus yanaklarını öperken yaşadığım sevinçler bugün bile hiç aklımdan çıkmaz.
Parlak ela yeşili gözleriyle bana bakar ve çocukluğumu doya doya yaşamam için elinden ne gelirse yapardı.. Dedemden sonra sırası ile büyük babaanne, anneanne, baba, anne,dayı ve yenge yüzümün onlar için ayrılan bölümlerine öpücük kondururlardı. Dedesinin krallığında yaşayan kırmızı pabuçlu prensesin yanakları, burnu, alnı herkes tarafından öpülebilirdi. Ama gıdığı hep dedesinindi.
Saat ilk misafirin geliş saatini göstermeden önce, kadınlar kahvaltı sofrası toplarlarken, erkekler bayram gazetesinin sayfalarını bölüşmüş olurlardı kendi aralarında.
Biz mahallenin çocukları sokağın ortasında toplanırdık. En fiyakalı kıyafetlerle topluca yapılan komşu gezmelerimizde, kapı önü ziyaretleriyle çantalarımızı sekerlerle doldururduk.
Biz küçücüktük. Avuçlarımız bizden daha küçük. Çikolataların ender uğradığı memur mahallelerinde, renk renk şekerlerimiz avuçlarımızda büyürdü. Bir iki badem şekeri, bir iki akide ile ceşni kazanan şekerlerimiz olurdu. Mendil aralarında avucumuza bırakılan paralarla hemen gidip leblebi tozu alırdık. Çocukça bir sevinç idi bizimkisi, şeker tadında…
Sokağın bayramı bitip, birer birer evlerimize döndüğümüzde misafirleri beklemeye başlardım.
İlk onlar gelirdi. Ben bilirdim. İçimden hep ilk onlar gelecek derdim, bir dilek tutardım, hep olurdu. Yıllar boyunca her bayramda, hep aynı saatte ilk onlar geldi. Dedemin manevi oğlu, eşi ve oğulları…
Onların gelişi ile bayramın gelişi aynı olurdu. Aslında her zaman görüşürdük. Ama her bayram sabahı bayramlık kıyafetleriyle, el ele kapıyı çalışlarını ve onları ilk olarak kapıda karşılayan çocuk sevincimi şimdi bile özlerim…


Şimdi içimde bayramı özleyen bir çocuk;
Eteklerimde renk renk şekerler, ellerimde renkli balonlar ile kağıttan bir rüzğar gülünün dönüşü ile elbisesi uçuşan kırmızı ayakkabılı bir prensesim ben. Ve biliyorum ki elimi uzattığımda avucum hiç boş kalmayacak.
Çünkü dedelerin dedesi bana güzel anılar bıraktı.
Bir beyaz mendil açıyorum uzaklardan, bayram şekeri tadında,
geçmiş bir bayram kokusu hayallerimde…


Ağzımda bir akide şekeri,
                       Avuçlarımda umutlar…

bence, kendimce;
Bayram en çok çocuk(luk)lara ,
çocuklar da en çok bayramlara hasretttir.

Benim hasretim her ikisine…


          
SunA.K.
Grasse/17.01.2005

20.2.12

NICE

Cette lettre vient de NICE

“ J’attends sur ces chaises bleues”


Le soleil tombe-t-il amoureux de la mer
ou la mer tombe-t-elle amoureuse du soleil?
L’une et l’autre s’embrassent passionnément
au bout de l’horizon.

Sur la plage frappent mon visage
La chaleur du soleil et le scintillement de la mer.
Est-ce moi qui tombe amoureuse de la mer
Ou du ciel lui pasant son manteau d’azur

Sur mon visage, du bronzage
Et mes pas, sur la plage
La mer me caresse les pieds
Le soleil frappe mon front
Un avion décolle…

Je vous attendrai sur ces chaises bleues
Le long de la Promenade.

Je lis un livre dans ma langue
J’écoute une chanson française,
magie de deux mondes!

Mon regard plonge vers l’horizon
J’agite la main vers les avions
Et ma ville me manque:
Et ce collier étincelant qui enjambe le Bosphore.
J’attendrai ici les fiançailles du soleil
et de la mer.
Je respire toutes les odeurs
La mer, les parfums, le café mais aussi
Le relans humides de la vieille ville.
Je fais un leger mouvement
et mes pieds touchent la vague.
Je laisserai quelques traces
Dans les rues, sur l’ombre des arbres et sur les chaises bleues…
Et si tous ces mots vous plaisent
Vous me trouverez facilement.

Suna Kelesoglu (le 08.07.2002 àNice)
Traduit en collaboration avec Françoise Valard (le 15.05.2003 à Cannes La Bocca)

10.12.11

FİLMİ İLK İZLEDİĞİMDE...

BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA

                                                               ŞİMDİ CANNES’DA


Sonunda dileklerim gerçek oldu ve Nuri Bilge Ceylan’ın filmini izleyebildim, hem de gala günü. Festival başladığından beri çevremdeki herkese bu filmi izlemeyi çok istediğimi belirttim durdum. Bir arkadaşım bir arkadaşına söylemiş, O da kendi tanıdıklarından rica ederek benim için davetiye buldu. Ondan öncesinde de yine tamamen arkadaşlarımın yardımıyla standa giderek yönetmen, yapımcı ve oyuncuları görme şansım oldu.

Cuma günü elimde davetiye uzun uzun baktım, Cannes’da yarışıyor olması, herkes tarafından bekleniyor olması bir yana, ben en son şu cümlede bırakmıştım NBC filmleri hakkındaki yazılarımı...

“Yolun açık olsun. Bir sonraki filmini daha çekmeden sevdirdin bana.”


 
2008 festival yazımın ardından üç sene geçmiş, NBC ‘nin yeni filmiyle festivale katılacağının haberini son günlerde almıştım. Büyük bir gizlilik içinde çekilen filmle ilgili hiç bir bilgim yoktu. Filmin fragmanını izlediğimde yanılmadığımı anlamıştım ama yine de merak içindeydim. Filmin süre olarak uzunluğu ve son gün galasının yapılacak olması heyecanımı biraz daha artırmıştı. Gala günü o kırmızı halıdan önce biz izleyicileri aldılar. Daha önce bir “Uzak”ı da bu halılardan yürüyerek ama gündüz izleyen birisi olarak içimde en ufak heyecan yoktu. Patlayan flaşlar, şık giysiler festivalin havalı kısmı hiç ilgimi çekmiyordu. Açıkcası o halılardan yürürken içimi sıkıntı bastı, hatta kendi kendime kızdım. Çok merak ettiğin filmi bu sevmediğin tantanalı kısımı yaşamadan da seyredebilirdim diye. Ama bunun için en az bir altı ay falan beklemem gerekirdi galiba, filmin vizyona girmesi için. Balkonda yerimize oturup yönetmen, yapımcı ve oyuncuların salona girmesini dev perdede izledik. NBC, filmin oyuncuları Muhammet Uzuner, Yılmaz Erdoğan, Taner Birsel, Ahmet Mümtaz Taylan ve senaryoda da emeği olan Ercan Kesal ile birlikte salona girdiler. Gözlerim Fırat Tanış’ı da aradı, fakat O gelememişti. Ardından filme diğer emeği geçenler içeri girdiler. Ve nihayet film başladı....

 
Aslında uzun uzun filmden bahsetmek, her sahnesini anlatmak istiyorum. Ama bunu yaparsam seyretmemiş olanlara haksızlık yapmış olurum. Bu nedenle sadece film hakkında genel düşüncelerimi yazacağım. NBC, İklimlerden sonra kamerasını daha kalabalığa yöneltmişti. Sessizlikten çıkıp, dışardaki sesleri de aktarmıştı bize. Bu filmde de özellikle diyaloglar (ki bunda senaryoyu birlikte yazdığı eşi Ebru Ceylan ve Ercan Kesal’ın büyük payları olduğunu düşünüyorum) mükemmeldi. Sadece gördükleri ile değil artık sözcükleri ile de anlatacak şeyleri vardı. Yaklaşık 1,5 saat süren gece sahnesinin nasıl geçtiğini anlamadım. Kah dışarda, kah arabanın içinde, ardından muhtarın evinde zaman zaman ikili, zaman zaman çoklu diyaloglar içinde olan filmin kahramanları oyuncuların muhteşem oyunculukları ile sanki bizi de yanlarına alıverdiler. Özellikle polis rolündeki Yılmaz Erdoğan’ın doğaçlama yapıyorcasına doğal ve canlı sahneleri filme büyük bir enerji katmıştı. Ahmet Mümtaz Taylan’ın rolüyle bütünleşmesi, Taner Birsel’in sanki gerçekten bir savcı gibi durmaya başlaması, Muhammet Uzuner’in NBC filmlerindeki diğer kahramanları kadar sessizleştiği sahneler ve Fırat Tanış...Çok konuşmadan nasıl rol yapıyordu bakışlarıyla...Muhtar rolündeki Ercan Kesal’ın doğallığı ve mutlaka oyunculuğa devam etmeli dedirtmesi...

 
Geceden gündüze geçildiğinde herkes gündelik yaşamına dönerken, cesetin mi, hayatın mı otopsisi yapılıyordu bilinmez. Herkesin birbirine söyledikleri ve söylemedikleri ile kendi yollarına gidişi...Ortada kalan çocuk ve kadın, hapse giren adamı kendi dünyalarında bırakıp, kendi dünyalarında geçmişe dönük hesaplaşmaları...

Film daha çok erkeklerin dünyasında geçse de, kadın filmin konusuydu adeta. Filmin içine gizli özne gibi serpiştirilen kadın bir anlamda da kasaba bürokratlarının yaşamında da hep ikinci planda değilmidir. Küçük yerlerin üst düzey yöneticileri, kendi küçük çevrelerinde halkı idare etmeye çalışırken, gerideki kadınlar da çoğunluk erkeklerin dünyasında egemenlik kurmaya çalışmazlar mı?

Polisin telefonda konuştuğu karısı, savcının anlattığı kendi kendine ölmeyi isteyen güzel kadın, çay getiren muhtarın kızı, ölen adamın karısı ve doktorun son sahnelerde fotoğraflarını gördüğümüz kadını...hepsi silik, hepsi anlık görünüyor filmde ama varlıkları ile o eril dünyanın kafasını karıştırdıkları, erkeklerin akıllarını kurcaladıkları kesin...

Çok maskülen ama çok da hayattan bir filmdi. Yine doğa çekimleri harikaydı. Bu sefer rüzgarın ve gecenin sesi damgasını vurmuştu. Dalından kopup bir dereye düşen bir elmayı izlemenin ne kadar düşündürücü olduğunu hatırladım, yollarının ve çeşmelerinin birbirlerine çok benzediği nice köyler olduğunu, bir olayın, bir kişinin ya da bir gecenin hayatımızı bambaşka yerlere kaydırabildiğini...

Keşke bitmeseydi diye geçirdim içimden, yeterince uzun gelmemişti...Nuri Bilge Ceylan küçük bir kasaba öyküsünden, dünyayı ve hayatı sorgulatan muhteşem bir film yapmıştı yine. Görsel zenginliğine, doğalı aktarışındaki güzelliğine sağlam diyaloglar ve muhteşem oyuncular ekleyerek bir başyapıt ortaya koymuştu. Bu nedenle Cannes’dan ödülsüz dönmeyeceğini biliyordum. Gönlümden geçen Altın Palmiyeydi...Zira bu film onun sinemacılığında farklı bir dönüm noktasıydı. İlk defa bu kadar kalabalık profesyonel bir oyuncu kadrosu ile çalışıyor ve ilk defa bu kadar çok konuşarak anlatıyordu...

Bu filmden sonra izleyeceğim filmi merak etmekte haksız mıyım? Türk sineması böylesi usta bir sinemacıya sahip olduğu için gurur duymalı. Koza, Kasaba ile başlayan öykünün geldiği nokta “Bir Zamanlar Anadolu”da zirvededir. Emeği geçen herkese (ki burada filmin yapımcısı Zeynep Özbatur Atakan’ı ve görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’nin isimlerini de hatırlatmak istiyorum) bize böylesi görsel bir şölen yaşattıkları için teşekkür ederim.

“Yolun hep açık zaten. Bir sonraki filmini merak ediyorum ama önce BZA’yı onlarca defa daha izlemem lazım. Seyretmeye doyulmaz bir film olmuş”

                                                           
 SunA.K.
Suna Keleşoğlu
Grasse/24.05.2011